|
|
'derin'cinayetin
anatomisi:Sabahattin Ali Olayı
İlk
kez, 1931 yılında, bir ihbar sonucu Türkiye Komünist Partisi ile
ilişkisi olduğu gerekçesiyle tutuklanmıştı. Neyse ki üç ay
sonra beraat etti. Ertesi yıl Konya’ya tayin oldu. Ünlü romanı
Kuyucaklı Yusuf’u ilk
kez burada, Yeni Anadolu gazetesinde
tefrika etmeye başladı. 1932’de, biri (Cemal Kutay olduğu söylendi)
‘Gazi’ye hakaret eden bir şiiri dost meclisinde birden çok kez
okuduğunu’ ihbar etmişti. Yeniden tutuklandı. Halbuki iki yıl
önce yazdığı ‘Memleketten Haber’, bir zamanlar Sivas’ta yaşanmış
bir Bektaşi olayını anlatan şiirin sözcüklerinin değiştirilmesiyle
oluşturulmuş bir şiirdi ve içinde Mustafa Kemal adı geçmiyordu.
Ama savunması inandırıcı bulunmadı, çünkü ‘sicili’
ortadaydı!
Mahkemede
gösterdiği şahitlerin dinlenmesine gerek olmadığına karar
verildi. Bir süre sonra dava gizli celsede görülmeye başladı.
Cezası 12 ay hapis olarak açıklanmış, temyizden sonra 14 aya çıkarılarak
gözdağı verilmişti. Dört ay Konya’da, altı ay Sinop’ta
hapis yattı. 29 Ekim 1933’de Cumhuriyet’in 10. yılı şerefine
cezasının bitmesine bir ay kala özgürlüğüne kavuştu. Sinop
cezaevinin en popüler mirası “Başın öne eğilmesin/Aldırma gönül
aldırma’ diye başlayan şiiriydi. En ufak bir eleştiriye tahammül
edemeyen Tek Parti rejiminin bu ‘damgalı’ adamı, şiir, hikaye
ve romanlarıyla, Türk edebiyatının köşe taşlarından biri
olan Sabahattin Ali’ydi.
Hayatı
1948 yılının ilkbaharında ‘derin devlet’ in ellerinde sona
erdiğinde geride cevaplanmayı bekleyen onlarca soru kalmıştı.
Konunun tartışılmasına ancak 1968’de cesaret edilebildi. Ancak
o günden beri tek bir ilerleme olmadı. CHP Denizli milletvekili
Mustafa Gazalcı’nın verdiği soru önergesine, 2003’ün Nisan
ayında AKP Hükümeti’nin İçişleri Bakanı Abdülkadir
Aksu’nun cevabı gayet tanıdıktı: “Belgeler var ama, zaman aşımına
uğradığı için yok edilmiş...” Sabahattin
Ali cinayeti vesilesi ile, Hrant Dink başta olmak üzere ölümleri
üzerinde sır perdesi hala kalkmamış onlarca aydını,
gazeteciyi, fikir adamını saygıyla anıyor, yetkilileri bu
cinayetleri aydınlatmaya çağırıyoruz.
ALDIRMA
GÖNÜL ALDIRMA . Sinop Cezaevi’nden tahliye olduğunda tekrar
öğretmenliğe dönmek istemişti Sabahattin Ali. ‘Hay hay’
demişti yetkililer, ama küçücük bir şartları vardı: Eski görüşlerini
değiştirdiğini kanıtlamalıydı! 15 Ocak 1934 günlü Varlık
dergisinde yayınlanan ‘Benim Aşkım’ başlıklı Mustafa Kemal
güzellemesini, rejimin istediği diyeti ödemek için yazdı. Nadim
olduğuna kanaat getirilmiş olmalıydı ki, önce Neşriyat Müdürlüğü
Büro Şefliği'ne, ardından Talim ve Terbiye Dairesi ikinci sınıf
mümeyyizliğine atandı. Ama bu atama onun sosyalist fikirlere ilgi
duymasını engellememişti, sadece maişet motorunu rahatça çevirebilmesini
sağlamış, dolayısıyla üretkenliğini arttırmıştı. Ama daha
sonra yaşadıkları rejimin onu affetmediğini gösterecekti.
1944’te ırkçı-Türkçü hareketin lideri Nihal Atsız’a karşı
açtığı hakaret davasını kazanmasına rağmen, Milli Eğitim
Bakanlığı emrine alınınca öğretmenlikten istifa etti,
profesyonel yazarlığa soyundu. Ama bu ülkede rejime muhalefet
edenlere ekmek yoktu! Ne yazsa soruşturma konusu oluyor, mahkemenin
birinden çıkıyor diğerine giriyordu. Aziz Nesin’le birlikte
yayınladıkları Marko Paşa
adlı mizah dergisi, kısa sürede 100 bin tiraja ulaşınca iktidarın
paçaları tutuştu. Sıkıyönetim makamları tarafından defalarca
toplatılan, en sonunda kapatılan derginin yerine çıkardığı Malum
Paşa, Merhum Paşa, Hür Marko Paşa, Mazlum Paşa, Yedi Sekiz
(Hasan) Paşa, Öküz Mehmet Paşa, Ali Baba gibi dergilerle
muhalefete devam eden Sabahattin Ali, 1947’de kesinleşmiş bir
cezasını çekmek için hapse girdi ve üç ay yattı. Aynı yıl Sırça
Köşk adlı hikaye kitabı. Bakanlar Kurulu’nca toplatıldı.
Arkasında gizli polisin ayak sesleri, sağcı basının saldırıları,
derken, 1948'de Mehmet Ali Aybar'ın çıkardığı Zincirli Hürriyet’teki
bir yazısından dolayı başlatılan kovuşturma sonrasında pes
etti ve matbaa makinelerini satarak kamyon nakliyeciliğine başladı.
Ne arkadaşları ne kendi bu işi kendine yakıştıramıyordu ama
ne çare… Arkadaşlarına Türkiye’den gitmek istediğini söylemeye
başlaması ilk bu zamanlar oldu. Ancak yazmasına izin vermeyen
devlet, Türkiye’den gitmesine de izin vermiyordu. Pasaport başvurusunun
reddedilmesinden sonraki bir gün, 29 Mart 1948’de kamyonuna atladı
ve Kırklareli’ne doğru yola çıktı. Anlaşılan kısıldığı
kapandan kurtulmak için bir plan yapmıştı. Çıkış o çıkış…
GİZEMLİ
KAYBOLUŞ . Sabahattin Ali’nin o günden sonra yaşadıklarını
hala bilmiyoruz. Kendisinden ancak 9,5 ay sonra haber alındı ama
bu haber çok acıydı: 12 Ocak 1949 günlü gazetelerde üç sütuna
‘Sabahattin Ali öldürüldü’ yazıyor ve devam ediyordu:
‘Huduttan Bulgaristan’a kaçarken öldürüldü. Bulgaristan’a
para karşılığı adam kaçıran bir komünist şebekeye mensup
Ali Ertekin adındaki katil yakalandı ve evinde yapılan araştırmada
Sabahattin Ali’ye ait eşyalar bulundu. Ali Ertekin kimdi?
Sabahattin Ali’yle ilişkisi neydi? Yazarı neden öldürmüştü?
Neden yazarın eşyalarını hala saklıyordu? Polisin veya
istihbaratın olaydan haberi var mıydı?
Resmi
makamların ‘komünist komplo’ dediği cinayetin Nisan ayında
başlayan duruşmalarında, bu sorulara cevap almak bir yana kafalar
iyice karıştı. Mahkemeye sunulan bir belgeden, Sabahattin
Ali’nin ölü bedeninin aslında, 16 Haziran 1948’de, sınırdan
35 kilometre içerde, Hedye köyü civarında çobanlar tarafından
bulunduğu, 4-5 ay önce öldürülüp üstünkörü gömüldüğü
anlaşılan cesedin çakallar tarafından ortaya çıkarıldığının
sanıldığı, kimliğinin tespit edilememesi yüzünden, tekrar
bulunduğu yere gömüldüğü öğrenilmişti. Ceset daha sonra
babasını kaybeden bir kişi tarafından teşhis edilmek üzere
yerinden çıkarılmış, ancak söz konusu kişinin ölü bedenin
babasına ait olmadığını söylemesi üzerine yeniden gömülmüştü.
Yani olaydan polisin bir şekilde haberi vardı.
TANIDIK
TİPLER . Pek tanıdık karanlık tiplerden biriydi Yugoslavya göçmeni
Ali Ertekin. Türk uyruğuna geçtikten sonra Gönüllü Erbaş
Okulu’nu bitirmiş, 1945’te Süvari Gönüllü Çavuşu iken
silah çaldığı gerekçesiyle askeri mahkemede dört ay 20 gün
hapis cezasına çarptırılmış ve askerlikle ilişiği kesilmişti.
İddialara göre ertesi yıl Bulgaristan’a kaçmış, kısa süre
sonra dönerken sınırda yakalanmış, komünizm propagandası
yapmaktan hapis yatmıştı. Sabahattin Ali’yi, hapishane arkadaşı
berber Hasan Tural vasıtasıyla tanımıştı. Sabahattin Ali’nin
bir başka hapishaneden tanıdığı Hasan da göçmendi.
Bulgaristan’dan gelmiş, komünizm propagandası suçundan o da
hapis yatmıştı. Bazıları polis ajanı olduğunu söylüyordu,
ama dava boyunca kimse bu iddiayı araştırmaya kalkmadı, kalkmadığı
gibi Hasan Tural mahkemeye bile gelmedi.
Tüm
dava boyunca usta bir tiyatro oyuncusu gibi ezberlediği replikleri
tekrarlayan Ali Ertekin mahkemede epey şov yapmıştı. Önce konuşmak
istememiş, sonra konuştukça konuşmuştu. Bazen ağlamış, bazen
buz gibi bakışlarla izlemişti etrafını. Anlattığına göre,
berber Hasan’ın ricası üzerine Bulgaristan’a geçirmeye yardımcı
olmayı kabul ettiği Sabahattin Ali, Kırklareli’nin Üsküp
nahiyesinin Sazara köyü yakınlarına geldiklerinde, Ali
Ertekin’e güya “Ben buradan gideceğim. Ruslarla beraber döndüğüm
zaman bu memlekette hürriyetin ne demek olduğunu öğreneceksiniz
(..) Moskova’da bir Çek pasaportu çıkarttıktan sonra önce
Romanya’ya oradan da Fransa’ya gideceğim. Fransa’daki Türkleri
teşkilatlandıracağım. Yapılacak yardımlarla onları bir
taraftan mülteci sıfatıyla, öte yandan muntazam pasaportla Türkiye’ye
sokacağım. Onlar dışarıdan geldikleri için kolay tanınmazlar.
Böylelikle memleket içindeki teşkilatı kuvvetlendirip işin başına
geçeceğiz. Bu rejimi yıkacağız’ demişti. Ali Ertekin de
‘bir gün Türkiye’ye Bulgarlarla Rusların geleceğini düşünerek
deli olmuş’, aklına vaktiyle 93 Harbi’nde dedesine yapılan
fenalıklar gelince de kendini kaybetmişti. Elindeki sopa ile kitap
okumakta olan Sabahattin Ali’nin kafasının sol tarafına şiddetli
bir darbe patlatmıştı. Sabahattin Ali’nin suratı, gözlükleri,
kulağı kan içinde kalmıştı. Arkasından bir kez daha vurmuştu.
Sabahattin Ali sağ tarafına doğru yıkılmıştı. Ağzından
burnundan kanın boşaldığı halde ölmediğini görünce,
ensesine üçüncü darbeyi vurmuştu. En sonunda Sabahattin
Ali’nin nefesi kesilmişti. Ölmüştü….
HAFİFLETİCİ
NEDEN . Ertekin’e göre güya başka bir olay yüzünden
yakalandığında, polisler Sabahattin Ali’nin eşyalarını
buldukları için, cinayetle ilişkisi ortaya çıkmıştı. Eşyaları
niye atmadığına dair garip gerekçeleri bir yana, Sabahattin
Ali’nin böyle saçma sapan bir konuşma yapacak biri olmadığı
açıktı ama kimse bunun üzerinde durmadı. Ceset sınırdan 35
kilometre içerde bulunmuştu, kimse bu çelişkiye değinmedi. Ali
Ertekin’i askerlikten tanıyan bazı tanıklar, sanığın milli
hislerle cinayet işlemesinin inandırıcı olmadığını söylediler,
bir Milli İstihbarat (MİT) memuru, Ali Ertekin’in sık sık MİT’e
geldiğini söyledi, Emniyet Müdürlüğü’nden gelen bir yazıdan
Ali Ertekin’e iki kez 50’şer lira ikramiye verildiği öğrenildi
ama cevap gizli celse oldu. Dolayısıyla, işin aslı hiç bir
zaman öğrenilemedi. 14 Ekim 1950’de karar açıklandı:
Mahkeme,’bazı hafifletici sebepleri’ dikkate alarak dört yıl
hapis cezası vermekle yetinmişti! Bu hafifletici nedenlerin ne
olduğu hiçbir zaman öğrenilemedi. Kararı ‘sağolun’ diyerek
karşılayan Ali Ertekin, Demokrat Parti’nin Af Kanunu’dan
yararlanarak iki yıl sonra serbest kaldı ama bir süre sonra şüpheli
biçimde ortadan kayboldu, mezarı bile bulunamadı. Sabahattin Ali
ailesinin iddiasına göre Kırklareli Emniyet Müdürlüğü’nde
işkencede ölmüştü, ama bu iddia ispatlanamadı.
SINIRDA
DEĞİL EMNİYETTE ÖLDÜ . Sabahattin Ali’nin 29 Mart’ta
yurtdışına kaçacağını bilen tek dostu Rasih Nuri İleri’ye
göre Sabahattin Ali, zekasına fazla güvenmiş ve hiç kimseden
yardım almadan böyle cüretkar bir işe kalkışmıştı. Ama
iddia edildiği gibi Bulgaristan sınırında değil, Kırklareli
Emniyet Müdürlüğü’nde işkence ile öldürülmüştü. Rasih
Nuri’yi böyle düşünmeye iten şuydu: Anlaşmalarına göre,
Sabahattin Ali sınırı sağ salim geçtiği zaman Rasih Nuri’ye,
berber Hasan aracılığıyla meşhur yeşil kalemi ile özel olarak
işaretlenmiş bir kartvizit gönderecekti. Kart Rasih Nuri’nin
eline geçtiğinde, Sabahattin Ali’nin sağ salim sınırı geçtiği
anlaşılacak, Ali Ertekin’e parası ödenecek, ayrıca Sabahattin
Ali’nin Ankara’da yaşayan karısına ve İstanbul’da evinde
kaldığı Mehmet Ali Cimcoz’a yazdığı iki mektup yerlerine ulaştırılacaktı.
Kartı en geç 1 Nisan’da alacağını hesaplayan Rasih Nuri bir türlü
haber çıkmayınca endişeler içinde üç hafta beklemiş, sonra
polise yakalanmayı göze alarak berber Hasan’ın dükkanına
gitmişti. Biraz maceralı biçimde ondan üzeri yeşil kalemle özel
biçimde imzalanmış kartviziti almış, sevinçle eve dönüp
mektupları da yerine ulaştırmıştı. Kart Sabahattin Ali’ye
zorla imzalatılsaydı, şifrenin konmayacağını düşünen Rasih
Nuri, Sabahattin Ali’nin ya sınırı geçtikten sonra, ya da sınırı
geçtiğine inandırıldıktan sonra, Milli Emniyetçe gözaltına
alındığını tahmin ediyordu. Polisin yine Ali Ertekin tarafından
kaçırılacak olan iki kişiyi ele geçirmek için Sabahattin
Ali’yi sorguya aldığını tahmin eden Rasih Nuri, Sabahattin
Ali’nin sorguda ölmesi üzerine, olayın küçük bir ceza karşılığı
polis ajanı Ali Ertekin’e yıkıldığını düşünüyordu.
Rasih Nuri’nin polise yakalanmadan berberden kartı alabilmesi
ise, Sabahattin Ali’nin sorguda çözülmediğini düşündürüyordu.
Kendisi
de 24 Ocak 1993’te karanlık bir cinayete kurban giden Uğur
Mumcu, 1973 yılında bir dost meclisinde, Rasih Nuri’nin anlattığına
benzer bir hikayeyi Mareşal Fevzi Çakmak’ın yeğeni olan Adnan
Çakmak’tan dinlediğini söylemişti. Emniyet Genel Müdürlüğü
Teftiş Heyeti Başkanlığı yapmış bir kişi olan Adnan Çakmak’a
olayı anlatan 12 Mart’ın ünlü işkencehanesi Ziverbey Köşkü’nden
kader arkadaşı olan Kurmay Albay Talat Turhan’dı. Bir üst düzey
emniyet görevlisi Talat Turhan’a “Sabahattin Ali sınırdan Kırklareli’ne
getirildiğinde sorguya çekildi. Fakat konuşmadığı için sıkıştırıldı
ve bu sıkıştırma sırasında öldü. Hem de inleyerek kollarımda
can verdi...” demişti. Ancak Adnan Çakmak, Uğur Mumcu olayı
yazmak istediğini söyleyince bu sözlerinin arkasında durmamıştı.
HÜKÜMET
YAPTI . Olayın olduğu tarihte İstanbul Emniyeti Birinci Şube
Müdürü olan ‘Parmaksız’ Hamdi Bey, ise, "cinayeti işleyen
polis değil, MİT’tir. İnfaz emrini veren de gazeteci, yazar,
CHP’de üst düzeylerde bir kişidir. Zaten bu emri veren
politikacı da daha sonra feci şekilde öldürüldü, adını
veremem” diyerek hem Rasih Nuri’yi ve Uğur Mumcu’yu doğrulamış,
hem de kafaları karıştırmıştı. İma ettiği kişi Nihat
Erim’di ancak bu iddianın temelsiz olduğu anlaşıldı.
Demokrat
Parti’nin milletvekili ve bakanların Samed Ağaoğlu, olaydan 30
yıl sonra Sabahattin Ali olayını aydınlatmak üzere bir kitap
hazırlayan Kemal Bayram Çukurkavaklı’ya olayın kendi üzerinde
yarattığı büyük etkiyi anlatmış, ancak ’gerçekten kaçıyor
muydu, yoksa kaçıyor gösterilerek hudutta öldürüldü mü belli
değil’ demişti. Ancak, ölümünden on yıl sonra yani 1992’de
yayınlanan günlüğünün 14 Ocak 1949 tarihli sayfasında şunların
yazdığı görüldü: “Dün Menderes Sabahattin Ali’nin hükümet
tarafından öldürüldüğünü, hadisenin on gün [doğrusu ’10
ay evvel’ olmalı] kadar evvel olduğunu hükümetin bu işi nasıl
meydana çıkaracağını çok düşündüğünü, eğer geçmişte
33 kişinin öldürülmesi [muhtemelen 1943’te Van’ın Özalp ilçesinde
33 Kürt köylüsünün Orgeneral Mustafa Muğlalı tarafından kurşuna
dizilmesini kastediyor] hadisesi olmasaydı, meydana çıkartmamak
yolunu tutacaklarını, fakat buna imkan bulamadıklarını, bunun için
de hadiseye gazeteye yazılan şekli verdiklerini anlattı. Açılan
yolun fena olduğunu söyledim. ’Doğru, inşallah bununla
ebediyen kapanır’ cevabını verdi.’
Anlaşılan
partisi iktidarda iken, arı kovanına çomak sokmaya cesaret
edemeyen Samed Ağaoğlu, en azından ölümünden sonra gerçeğin
bilinmesini istemişti. Olay CHP zamanında olduğu için Menderes
de rahatça itiraf etmişti ama, ‘derin’ mekanizmalara el atacak
yüreği olmadığı için daha ileri gitmemişti.
MUHBİR ENTELEKTÜEL KİM? İşin
bir başka yönüne de yıllar sonra değinildi. Hasan İzzettin
Dinamo, araştırmacı Kemal Bayram Çukurkavaklı’ya, Sabahattin
Ali’yi ihbar eden kişinin adını bildiğini ancak kim olduğunu
söylemenin yararı olmadığını belirtmişti.
Marko Paşa’da birlikte çalıştığı yazar Rıfat Ilgaz ise
birlikte çalıştığı ve sonra yıllarca küs kaldığı bu isim
için, “Polistir ama belgelemek çok zor” demişti. Rasih Nuri,
Zekeriya Sertel, Mehmet Ali Aybar gibi pek çok dostu, bu şahsın,
MİT’e çalıştığını bildiklerini fakat ellerinde somut bir
kanıt olmadığı için adını veremeyeceklerini söylemişlerdi.
Peki, Marko Paşa’dan
arkadaşı Aziz Nesin bu konuda konuşur muydu? Elbette ki hayır! Böylece
bu muhbir entelektüelin adı bir sır olarak kaldı.
Kaynakça:
Hıfzı Topuz, Başın Öne Eğilmesin,
Remzi Kitabevi, 2007; Alpay Kabacalı, Türkiye’de
Siyasal Cinayetler, Gürer Yayınları, 2007, s.354-367; Kemal
Bayram Çukurkavaklı, Sabahattin
Ali Olayı, Ankara 1978.
|
| |
25 Şubat 1907'de Edirne Vilayeti'nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere kazasında doğmuştur. Babası piyade yüzbaşısı (Cihangirli) Selahattin Ali Bey'in görev yerlerinin sık sık değişmesi dolayısiyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit'in çeşitli okullarında tamamlamıştır (1921) Edremit'e göçtüklerinde bölge Yunan işgalinde
olduğu için emekli olan babası aylığını alamamış ve aile çok zor günler geçirmiştir. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu'na giren Sabahattin Ali, beş yıl burada okumuş, daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu'nda mezun olmuştur (1926). Bir yıl kadar Yozgat'ta ilkokul öğretmenliği yapmış, Millî Eğitim Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya giderek iki yıl orada okumuştur (1928 - 1930). Yurda döndükten sonra Aydın ve Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yapmıştır.
Konya'da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanmış (1932), bir yıla mahkum olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmış, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur (1933). Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara'ya giden Sabahattin Ali Millî Eğitim Bakanlığı'na başvurarak yeniden göreve alınmasını istemiştir. Dönemin bakanı Hikmet Bayur'un "eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini" istemesi üzerine Varlık dergisinde "Benim Aşkım" adlı şiirini yayımlayarak (15 Ocak 1934) Atatürk'e bağlılığını göstermeye çalışmıştır. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü'ne alınmış, Ankara II. Ortaokul'da öğretmenlik yapmıştır. 16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenmiş, 1936'da askere alınmış, 1937 Eylülünde kızı Filiz Ali dünyaya gelmiştir. Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir'de tamamlamış, 10 Aralık 1938 de Musiki Muallim Mektebi'nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başlamıştır. 1940 yılında tekrar askere alınmış, askerliğini yaptıktan sonra Ankara Devlet Konservatuarı'nda Almanca öğretmenliği yapmıştır (1941 - 1945).
"İçimizdeki Şeytan" romanı milliyetçi kesimde büyük tepki toplamıştır. Nihal Atsız'ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açmış, dava sırasında çok sıkıntı çekmiştir. 1944 yılında davayı kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamamıştır. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınmış, İstanbul'a giderek gazetecilik yapmaya başlamıştır (1945). Ancak fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, iktidarın kışkırtmasıyla meydana gelen Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kalmış, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarmıştır (1946 - 1947). Ancak, bu gazeteler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşmış, dergilerin isimlerindeki Paşa ifadesiyle "Milli Şef" İsmet Paşa ile alay edildiği iddiası ile kapatılmış, yazılar ve yazarları hakkında kovuşturmalar açılmıştır. Sabahattin Ali dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatmış, karşılaştığı baskılardan bunalmıştır. Ali Baba dergisinde yayımladığı "Ne Zor Şeymiş" başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi".
Bir başka dava nedeni ile 1948'de Paşakapısı cezaevinde üç ay yatmıştır. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlamış, işsiz kalıp, yazacak yer bulamamıştır. Yurt dışına gidebilmek için pasaport almak istemiş, alamamıştır. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı da bulamayınca Bulgaristan'a kaçmaya karar vermiş fakat para karşılığı anlaştığı Ali Ertekin adlı kaçakçı tarafından Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde öldürülmüştür (2 Nisan 1948). Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf eden ve CHP üyesi ve Milli Emniyet mensubu olduğu iddia edilen Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş; fakat birkaç hafta sonra çıkan aftan yararlanarak serbest kalmıştır.[1]
Bulgaristan’ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin Ali’nin 100. doğum yılı kutlandı. 31 Mart 2007 günü gerçekleşen toplantıya, başta Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı olmak üzere Sofya ve Bulgaristan’ın çeşitli kentlerinden Türk ve Bulgar yazarlar, şairler, okurlar ve Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali katıldı. Bütün eserleri 1950’li yıllardan beri Bulgaristan’daki tüm okullarda okutulduğundan, Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazardır.
Yazarlığı
Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir'de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde yayımlamıştır (1926). Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926 - 1928) Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü "Bir Orman Hikayesi" Resimli Ay'da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930). Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: "Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazekâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz".
Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık dergisinde yayımladığı "Kanal", "Kırlangıçlar", "Arap Hayri", "Pazarcı", "Kağnı" (1934 - 1936) gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir. Sabahattin Ali Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir. 1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir.
Sabahattin Ali'nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr (1934) adlı kitabı yazın çevrelerinde ilgi uyandırmış, örneğin Yaşar Nabi, Hakimiyeti Milliye'de şu övücü satırları yazmıştır: "Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali'nin tecrübeli muvaffak neticeler vermiş. Ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissetirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş. Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmemiş, sadece öykü ve roman yazmıştır. 'Leylim Ley', 'Aldırma Gönül' gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir.
Sabahattin Ali, Varlık'ta Esirler adlı üç perdelik bir oyunda tefrika etmiş (1936), ancak bu türü de bir daha denememiştir.
Eserleri
Şiir
Dağlar ve Rüzgâr (1934 - Yeni Eklerle 1943). Kurbağanın Serenadı ve Öteki Şiirler'le birlikte (1937) Bütün şiirleri.(YKY)
Bestelenen Şiirleri
Hapishane Şarkısı V (Aldırma Gönül - Kerem Güney, Edip Akbayram)
Leylim Ley (Zülfü Livaneli)
Hapishane Şarkısı I (Göklerde Kartal Gibiydim / Nazlı Yarim - Kerem Güney)
Hapishane Şarkısı III (Geçmiyor Günler - Kerem Güney)
Çocuklar Gibi (Sezen Aksu)
Kız Kaçıran (Ali Asker)
Kara Yazı (Kerem Güney)
Melankoli (Ali Kocatepe, Nükhet Duru)
Eskisi Gibi (Ben Yine Sana Vurgunum - Ali Kocatepe, Nükhet Duru)
Dağlar (Dağlardır Dağlar - Sezen Aksu)
Öykü
Değirmen (1935)
Kağnı (1936)
Hanende Melek (1937)
Ses (1937)
Kağnı - Ses (1943 - İki Kitap Birlikte)
Yeni Dünya (1943)
Sırça Köşk (1947).
Kamyon
Roman
Kuyucaklı Yusuf (1937)
İçimizdeki Şeytan (1940)
Kürk Mantolu Madonna (1942).
Çeviri
Tarihte Garip Vakalar, Max Memmerich (1941)
Antigone, Sofokles (1942)
Minna Von Barnhelm, Lessing (1943)
Üç Romantik Hikaye, H. Von Kleist - A.V. Chamisso - E.T.A. Hoffmann (1944)
Fontamara, Ignazio Silone (1944)
Gyges Ve Yüzüğü, Fr. Hebbel (1944)
Yüzbaşının Kızı, A.S. Puşkin (1944) (Erol Güney ile birlikte)
Kaynakça................:Sevengül Sönmez, A'dan Z'ye Sabahattin Ali, Yapı Kredi Yayınları, 2009,
|
|